Seksenli yıllarda bir Lise hayal edin; Karadeniz’in bir ilçesinde. Öyle bol sıfırlı ücreti olan özel bir okul değil, düz lise. Üniversite sınavı sonuçları açıklandığında sınıfın en çalışkan öğrencileri Tıp Fakültesi’ni, orta karar olanlar mühendisliği, sınıf geçecek kadar çalışanlar öğretmenliği kazanıyor. Dikkatinizi çekerim, tembel öğrenci yok denecek kadar az. Herkes bir şekilde üniversiteye giriyor. Öğretmenleri disiplinli, aynı zamanda şefkatli. Öğretmenlerin kalitesi, yetiştirdiği çocuklardan anlaşılıyor. Öğrencinin yalnızca ders çalışması ve sınavları geçmesiyle ilgilenmiyor; onların ahlaklı, eğitimli ve kültürlü olmasını önemseyen öğretmenler onlar. Münazaralar ve okul geceleri düzenleniyor; folklor ekibini, tiyatro gösterisini, okul korosunu ayrıca, resmî bayramlarda boy gösterecek bando takımı ve gösteri ekibini hazırlıyorlar. Bu okulun adı: Ünye Lisesi.

Hamidiye Mahallesi’ndeki evimden Niksar Caddesindeki liseye Songül ile yürüyerek giderdik. Lisede kız öğrenciler lacivert jile ve beyaz gömlekli okul forması, erkek öğrenciler lacivert ceket, kravat ve gri pantolon giyerdi. Kız öğrenciler uzun saçlarını at kuyruğu yapsa da örer, erkek öğrenciler traşlı ve kısa saçlı olurdu. Cumhuriyet Meydanı’na indiğimizde arkadaşlara rastlayıp çarşıya doğru birlikte yürürdük. Cücür, Arın Kırtasiye, Derman Eczanesi, Gün Fırını, Orta Çarşı, Büyük Camii derken kasapların arastasına girmeden, sağlık ocağının önündeki yoldan Niksar Caddesine çıkar, liseye doğru sohbet ederek, efendice yol alırdık. “Efendice” dememin bir nedeni olsa gerek, değil mi? Sabah dükkânını açan esnafın önünden geçerken bilirdik ki taşkın bir hareket yaparsak, biz eve gitmeden bizim sözümüz ana babamızın kulağına gider. Küçük yerlerin bu özelliği herkesin malumudur. Kimin kızı, kimin oğlu bilinir ve hakkında rapor çıkarılırdı. Ona göre hareket etme baskısını ben her zaman omuzlarımda hissetmişimdir.

Ünye Lisesi, Erkek Sanat Okulu’nun hemen yanındaki binada yer alırdı. Lisenin bahçesine girip o merdivenleri çıktığımızda nöbetçi öğretmenin kıyafetimizi ve saçımızı dikkatle incelediğini bilirdik. Kurallara uygun giyinmek, mühim meselelerin başında gelirdi. Arkadaşlıkların naifliği, platonik ilk aşkların heyecanı, kalorifer başı sohbetleri, sınıfın duvarında asılı sınıf fotoğrafı, öğretmen sınıfa girdiğinde her birimizin saygısı ve sessizliği… Tüm bu saydıklarım şimdiki gençlere nasıl geliyor bilemiyorum ama ben o günleri her zaman güzel bir gülümsemeyle hatırlıyorum.

Sınıfa bir arkadaşımız fotoğraf makinası getirdiğinde sıralara sığışarak çekindiğimiz o fotoğraflara bakınca masumiyeti, samimiyeti ve çocukluğun naifliğini hissediyorum. O yıllarda dillerde şöyle bir söz vardı: "Batının iyi ve faydalı yönlerini alalım, ancak ahlakını/kültürünü (kötü yanlarını) dışarıda bırakalım.” Şimdi ben teknoloji ile ilgili aynı cümleyi kurmak istiyorum. Çocuklarımızı ve gençlerimizi bağımlı hâle getiren teknolojiden korkuyorum, sevmiyorum. İnsanlığımızı yitirmeye ramak kaldığı hissi yaratan gelişmeler karşısında nasıl korunacağımıza dair stratejiler geliştirmeye kafa yormamız gerektiğini düşünüyorum.

80’li yıllarda liseli olmanın nasıl olduğunu bir nebze olsun sizlere yaşatmak istedim. Bizler öğrenciliğin ve öğretmenliğin kıymetini bilen bir nesildik. Ünye Lisesi öğretmen ve öğrencilerine selam olsun.

ÜNYE KENT GAZETESİ

0 Yorumlar