Sahnede güler yüzlü, özgüvenli ve ışıl ışıl bir genç kadın vardı. Konuşması zaman zaman zor anlaşılsa da anlattıkları öylesine güçlü, öylesine gerçekti ki salondaki herkes onu büyük bir dikkatle dinliyordu. Ankara’da Dönüştüren Kadınlar Derneği’nin düzenlediği etkinlikte “Engelleri Dönüştürmek” başlıklı sunumuyla tanıdım Selcen Kankul’u. Altı aylıkken Serebral Palsi teşhisi konulan Selcen, bugün Mersin’de Nihat Sözmen Engelli Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi’nde pediatrik fizyoterapist olarak çalışıyor ve birçok çocuğa umut oluyor. Mücadeleci ruhu, hayata sımsıkı tutunan enerjisi ve içten gülümsemesiyle sadece hastalarının değil, onu tanıyan herkesin kalbine dokunan ilham verici bir hikâyenin kahramanı.

SEREBRAL PALSİ BİR HASTALIK DEĞİL

Selcenciğim o gün sunumunda seni dinlerken göz yaşlarımı tutamadım. Böylesine güzel, başarılı ve parıldayan bir genç kadın olman, birçok engelli çocuğa ve gence rol model oluyor. Hayallerinin önüne hiçbir engel geçememiş. Bunu nasıl başardın?

Hayatın bana sunduğu şeylerden çok, benim hayata nasıl baktığım belirleyici oldu. Engelleri hiç yokmuş gibi davranmadım ama onların hayatımın merkezine yerleşmesine de izin vermedim. Zorlandığım zamanlar oldu, yorulduğum zamanlar oldu ama her seferinde kendime şunu hatırlattım: Ben sadece engelimden ibaret değilim. Hayallerim, merakım, yapabileceklerim var. Bir de sanırım insanlarla kurduğum bağ çok etkili oldu. Çocuklarla vakit geçirmek, onların gözlerindeki ışığı görmek bana hep güç verdi. Onlar bana umut verirken ben de onlara umut olabildiysem ne mutlu bana. Başarmanın sırrı belki de çok büyük şeyler değildi; pes etmemek, kendime inanmak ve kalbimi yaptığım işe koymaktı. Eğer bugün bir çocuğun ya da gencin “Ben de yapabilirim” demesine küçük bir katkım oluyorsa, işte o zaman gerçekten doğru yolda olduğumu hissediyorum.

Serebral Palsi teşhisi altı aylıkken konulmuş sana. Bu nasıl bir hastalık? Anne ve babanın yaklaşımı ve süreci yönetme biçimleri nasıl olmuş? Serebral Palsi olduğunu fark ettiğinde kaç yaşındaydın?

Serebral Palsi aslında bir hastalık değil. Çünkü hastalık olunca ilaç alırız ve geçmesini bekleriz. Serebral Palsi ise gelişmekte olan beynin doğum öncesinde, doğum sırasında ya da doğumdan sonra hasar görmesi sonucu ortaya çıkan, kalıcı ama ilerleyici olmayan bir hareket ve fiziksel engellilik durumudur. Halk arasında çoğu zaman “beyin felci” olarak da bilinir. Ailem bu süreçte elbette çok zor zamanlar yaşamış. Ben hep şunu söylerim: Benim yaşadıklarım ayrı, ailemin yaşadıkları apayrı. Çünkü onlar benim için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar. Tedaviler, hastaneler, umut… Hepsinin peşinden gitmişler. Çocukken tam olarak ne olduğunu bilmiyordum ama farklı olduğumu hissediyordum. Bunun adını koyamıyordum sadece. Üniversite yıllarımda kendimi araştırmaya başladım ve beni küçük yaşta fizik tedaviye alan fizyoterapistime ulaştım. Serebral Palsi tanım olduğunu da aslında o süreçte net olarak öğrenmiş oldum.

Çocuk Selcen anne ve babasını nasıl anlatır bize? Kardeşin var mı?

Çocuk Selcen anne ve babasını anlatacak olsa sanırım onları önce “çok güçlü ve çok sabırlı insanlar” diye tarif ederdi. Çünkü benim yolumda en çok yorulan ama bir o kadar da hiç vazgeçmeyen kişiler onlar oldu. Küçüklüğümden beri benim için hep bir şeyleri mümkün kılmaya çalıştılar. Bazen yoruldular, bazen üzüldüler ama hiçbir zaman “olmaz” demediler. Hep arkamda durdular, hep cesaret verdiler. Bugün ben ayakta durabiliyorsam, hayallerimin peşinden gidebiliyorsam onların sayesinde. Bir de benden 4 yaş büyük bir abim var. Çocukluğumdan beri hem abim hem de koruyucum gibiydi. Bazen arkadaşım, bazen destekçim… Kısacası ailem benim en büyük gücüm oldu diyebilirim. Onlar sayesinde kendimi hiçbir zaman yalnız ya da eksik hissetmedim.

FİZYOTERAPİST OLARAK BENİM GİBİ FARKLI ÇOCUKLARIN ARKADAŞI OLDUM

“Bu çocukta beyin hasarı var okula gidemez,” diyenlerin karşısında dimdik durmuş, toplumun engel olarak gördüğü durumu tersine çevirmeyi başaran Selcen, Pediatrik Fizyoterapist olarak çocukların kahramanı olmaya ne zaman karar verdi?

Aslında fizyoterapist olma isteğim ilkokul yıllarıma dayanıyor. O dönemlerde benim hiç arkadaşım yoktu. Ben arkadaş olmak istiyordum ama konuşma bozukluğum ve fiziksel durumum nedeniyle kimse beni aralarına almak istemiyordu. ‘Fizyoterapist’ kelimesinin anlamını o yaşlarda bilmiyordum ama bir kahramanım vardı… ve o bana gerçekten iyi geliyordu. Hiç arkadaşım olmadığı için kendime şunu söyledim: ‘Benim bir kahramanım vardı, o bana iyi geldi. Benim arkadaşım olmadı ama ben onun gibi olursam, benim gibi farklı çocukların arkadaşı olurum.’ Bu düşünceyle fizyoterapist olmaya karar verdim.

ÖNEMLİ OLAN HERKESİN DUYULABİLMESİ

Yeşil renk: hayatın yenilenmesini, umudu ve filizlenmeyi sembolize ettiği için Serebral Palsi farkındalık rengi olarak seçilmiş. 6 Ekim Dünya Serebral Palsi Farkındalık Günü’nde yapacağın konuşmayı paylaştığında, "Konuşmanız çok zor anlaşılıyor; eminim birçok insan anlamadan dinliyordur," bu mesajı atan kişinin nasıl bu kadar düşüncesiz ve kırıcı olabildiğini anlayamıyorum. Senin bu tarz insanlara karşı tavrın ne oluyor?

Açıkçası böyle mesajlar ilk duyduğumda insanın canını acıtabiliyor. Çünkü orada anlatmaya çalıştığım şey sadece kendim değil; benim gibi birçok insanın sesi olabilmek. Ama zamanla şunu öğrendim: Herkes aynı farkındalığa ya da empatiye sahip olmayabiliyor. Ben böyle durumlarda kırılmak yerine bunu bir farkındalık fırsatı olarak görmeye çalışıyorum. Çünkü bazen insanlar gerçekten düşünmeden yazabiliyor ya da farklılıkları nasıl karşılayacaklarını bilmiyorlar. Eğer mümkünse sakin bir şekilde anlatmayı tercih ediyorum: Konuşmamın zor anlaşılmasının benim gerçeğim olduğunu ama bunun söyleyeceklerimin değerini azaltmadığını…Sonuçta önemli olan herkesin aynı şekilde konuşması değil, herkesin duyulabilmesi. Eğer benim konuşmam bir kişinin bile Serebral Palsi hakkında düşünmesini sağlıyorsa, o zaman amacına ulaşıyor. Bu yüzden kırıcı sözlere takılıp kalmak yerine, anlatmaya ve görünür olmaya devam etmeyi seçiyorum. Çünkü değişim biraz da böyle başlıyor.

ENGELLER İNSANLARIN BEDENİNDE DEĞİL BAKIŞ AÇILARINDA

Kendinle barışık, güler yüzlü ve hayat dolu olman benim içimi umut, inanç ve sevgiyle dolduruyor. Senin tedavi ettiğin çocuklar ne kadar şanslı. Engelliler konusunda toplumda farkındalık yaratmak için bizler neler yapmalıyız?

Asıl çocuklarla çalıştığım için ben şanslıyım. Çünkü onlar bana her gün yeniden umut, sabır ve hayata başka bir yerden bakmayı öğretiyorlar. Onların küçük bir ilerlemesindeki mutluluğu görmek, bir gülümsemelerine şahit olmak benim için tarif edilemez bir duygu. Engelliler konusunda farkındalık yaratmak için bence en önemli şey empati kurmak ve gerçekten görmek. Bazen insanlar iyi niyetli olsalar bile nasıl davranacaklarını bilemeyebiliyorlar. O yüzden önce önyargıları bırakmak, engelli bireyleri “acınacak kişiler” olarak değil hayatın doğal bir parçası olarak görmek çok önemli. Bir de küçük gibi görünen ama çok değerli şeyler var: Erişilebilirliğe dikkat etmek, bir engelli bireyle konuşurken doğrudan onunla iletişim kurmak, çocuklara küçük yaşta farklılıkların normal olduğunu anlatmak… Aslında farkındalık biraz da günlük hayatın içinde başlıyor. Ben hep şuna inanıyorum: Engeller çoğu zaman insanların bedeninde değil, bakış açılarında oluyor. Eğer toplum olarak birbirimizi daha çok anlamaya çalışırsak, o zaman hayat herkes için gerçekten daha kolay ve daha güzel bir yer olabilir. Ben de elimden geldiğince bunun için çalışmaya devam ediyorum.

ACINMAK DEĞİL ANLAŞILMAK İSTİYORUZ

Engellilere nasıl yaklaşacağımızı çoğu zaman bilemediğimiz için görmezden gelmeyi tercih ettiğimizi düşünüyorum. Bu konuyla ilgili toplumun eğitilmesi gerekiyor. Senin bu husustaki düşüncelerini merak ediyorum.

Çoğu zaman insanlar kötü niyetli oldukları için değil, nasıl davranacaklarını bilmedikleri için uzak durmayı ya da görmezden gelmeyi seçebiliyorlar. Aslında bu biraz da toplum olarak bu konuları yeterince konuşmamamızdan ve öğrenmememizden kaynaklanıyor. Benim düşünceme göre engelli bireylere yaklaşmanın en doğru yolu, onları farklı bir dünyadan gelmiş gibi görmemek. Önce insan olarak görmek, doğal davranmak ve iletişim kurmaktan çekinmemek çok önemli. Bazen insanlar yardım etmek istiyor ama nasıl edeceğini bilemiyor. Böyle durumlarda en güzeli sormak: “Yardım etmemi ister misiniz?” diye. Bir de bence farkındalık küçük yaşlarda başlamalı. Çocuklara farklılıkların hayatın bir parçası olduğunu anlatabilirsek, büyüdüklerinde bu konular onlar için zaten çok daha doğal olacak. Ben hep şuna inanıyorum: Engelli bireylerin en büyük ihtiyacı çoğu zaman acınmak değil, anlaşılmak ve hayatın içinde eşit şekilde yer alabilmek. Toplum olarak biraz daha açık, biraz daha meraklı ve biraz daha empatik olursak aslında birçok şey kendiliğinden değişmeye başlayacaktır.

ENGELLİ BİREYLER HAYATIN İÇİNDE VAR OLMALI

Azimle, inançla ve çalışmayla engellerin ortadan nasıl kaldırılabileceğini gösteriyorsun. Bizler 3 Aralık Dünya Engelliler Günü’nde hatırlıyor daha sonra ise unutuyoruz. Engellilere şiddet haberlerine, toplumda yer edinme mücadelelerine gözümüzü kapatıyoruz. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı olsaydın bu konuda nasıl düzenlemeler yapardın?

Açıkçası ben hep şunu düşünüyorum: Engellilik sadece 3 Aralık’ta hatırlanacak bir konu değil, hayatın her gününün bir parçası. Bir gün konuşulup sonra unutulduğunda, asıl mücadeleyi veren insanlar yine yalnız kalmış gibi hissedebiliyor. Eğer bir gün böyle bir sorumluluğum olsaydı, sanırım önce engelli bireylerin gerçekten hayatın içinde olabilmesi için çalışırdım. Çünkü çoğu zaman en büyük sorun engel değil, erişilemeyen binalar, fırsat eşitsizliği ve önyargılar oluyor. Eğitimden işe, şehirlerin düzenlenmesinden sosyal hayata kadar her alanda erişilebilirliği gerçekten zorunlu ve denetlenen bir hale getirmek isterdim. Bir diğer önemli konu da farkındalık ve eğitim olurdu. Çocukların küçük yaşlardan itibaren farklılıklarla birlikte yaşamayı öğrenmesi çok kıymetli. Okullarda bu konuda daha fazla eğitim ve bilinçlendirme yapılmasını isterdim. Bir de engelli bireylerin kendilerinin karar süreçlerinde daha çok yer alması gerektiğine inanıyorum. Çünkü bir şeyi en iyi yaşayan bilir. Onların sesi duyulmadan yapılan düzenlemeler çoğu zaman eksik kalabiliyor. Kısacası benim hayalim şu olurdu: Engelli bireylerin konuşulduğu değil, hayatın içinde zaten var olduklarının kabul edildiği bir toplum. O zaman belki özel günlere de bu kadar ihtiyaç kalmazdı.

EŞİM BENİ BEN OLDUĞUM İÇİN SEVDİ

Aşkın engel tanımadığını, engelin ön yargılarımız olduğunu, sevgili eşin Tufan Kurban sayesinde açıkça görüyoruz. Tanışma hikayenizi anlatmak ister misin? İlk görüşte aşk mıydı? Tufan’ın hangi özelliği seni etkilemişti?

Bu konuya özellikle değinmek istiyorum. Çünkü insanlar evli olduğumu öğrendiğinde bana çoğu zaman şu soruyu soruyorlar: “Hayatındaki kişi de mi engelli?” Bunu duyduğumda bazen gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Çünkü toplumda hâlâ şöyle bir önyargı var: Engelliler sadece engellilerle arkadaş olur, engelliler sadece engellilerle evlenir… Oysa hayat böyle değil. Eşimde herhangi bir engel durumu yok. Bizim tanışma hikâyemiz de aslında biraz hayatın sürprizi gibi. Üniversiteden sonra iki yıl boyunca iş bulamadım. Açıkçası bunda önyargıların da çok etkisi olduğunu düşünüyorum. Ama ben mesleğimi yapmayı o kadar çok istiyordum ki vazgeçmedim. Mersin Üniversitesi’nde gönüllü olarak çalışmaya başladım. İki yıl boyunca hiç ücret almadan sadece mesleğimi yapmak, kendimi göstermek ve deneyim kazanmak için oradaydım. Tam o dönemde eşim bir motor kazası geçiriyor ve kolu kırılıyor. Fizik tedaviye geliyor. Aslında ilk başta hastamdı. Onu tedavi ederken tanışmış olduk. Eşimde beni en çok etkileyen şey ise şuydu: Beni hiçbir zaman farklı görmedi ve bana farklı hissettirmedi. Ben onunla tanışana kadar çoğu zaman insanların gözünde “farklı” olan kişiydim. Ama o beni sadece ben olduğum için sevdi. Hiçbir zaman engelimi sorgulamadı, bunun üzerine konuşmadı bile. Sadece beni tanıdı ve sevdi.

ÇEKİNMEDEN KENDİM OLABİLİRİM DİYEBİLMELİ

Konuşma bozukluğunu nasıl eğlenceye çevirdiğinizi gösteriyorsunuz paylaştığınız çok sevimli videolarla. Senin kendinle barışık halin videolara yansıyor. Sosyal medya paylaşımlarınızın farkındalık yaratmaktaki etkisini görüyor musunuz?

Konuşmam bazen zor anlaşılabiliyor ama ben bunu saklamak ya da utanmak yerine biraz da eğlenceye çevirmeyi seçtim. Çünkü kendinle barışık olunca insanlar da bunu hissediyor. Zaten videolara yansıyan şey de sanırım tam olarak bu samimiyet oluyor. Zamanla mesajlar almaya başladım. “Sizi izleyince bakış açım değişti”, “Engellilikle ilgili birçok şeyi ilk kez fark ettim” diyen insanlar oldu. O zaman anladım ki sosyal medya gerçekten bir şeyleri değiştirebiliyor. Belki çok büyük değil ama küçük küçük farkındalıklar yaratabiliyor. Eğer paylaştığım bir video bir kişinin bile önyargısını kırıyorsa ya da birine “Ben de utanmadan, çekinmeden kendim olabilirim” duygusunu veriyorsa, bence en kıymetli farkındalık tam olarak bu oluyor. 😊

Köpeğin Lusi’nin annesi olmaya nasıl karar verdin? Lusi hayatına neler kattı?

Açıkçası Lusi’ye “köpeğim” bile diyemiyorum. O benim gerçekten canım kızım. Beni sorgusuz dinleyen, en mutlu anımda da en yorgun anımda da yanımda olan bir yol arkadaşım gibi. Bazen hiçbir şey söylemeden sadece yanında olması bile insanın içini inanılmaz rahatlatıyor. Aslında çocukluğumdan beri bir köpek sahibi olmayı çok istiyordum. Hayvanları o kadar çok seviyordum ki küçükken bir ara hem veteriner hem de fizyoterapist olmak istediğimi hatırlıyorum. İçimde hep onlara karşı ayrı bir sevgi vardı. Lusi hayatıma girdikten sonra bunu daha da iyi anladım. O bana sadece sorumluluk değil, aynı zamanda çok büyük bir sevgi kattı. Eve geldiğimde o heyecanla karşılanmak, onunla vakit geçirmek, birlikte yürümek… Bunların hepsi insana çok iyi geliyor. Kısacası Lusi benim hayatıma sadece bir hayvan olarak değil, koşulsuz sevginin ne demek olduğunu hatırlatan bir can olarak girdi. Ve iyi ki de girdi diyebilirim.

SEVGİ, SABIR VE DOĞRU YAKLAŞIM

Selcen’in bir günü nasıl geçiyor? Özel zevkleri nelerdir? Hangi tür kitapları okumayı seversin? Şu anda okuduğun kitap hangisi? Seni en çok etkileyen ilk üç filmi söyle desem cevabın ne olurdu?

Hafta içi işten sonra biraz “ev hanımlığı modu” diyebilirim. Ama eşim o kadar hayatımı kolaylaştırıyor ki ev işleri gözümde büyümüyor. Birlikte hızlıca hallediyoruz ve sonra kendimize zaman kalıyor. Hafta içi en sevdiğimiz rutinlerden biri de bu: işleri bitirip birlikte bir film açmak. Günün yorgunluğunu atmanın en güzel yolu bizim için bu oluyor. Hafta sonları ise hava güzelse evde küçük bir şeyler hazırlayıp sahilde kahvaltı yapmayı çok seviyoruz. Sonrasında sahilde yürüyüş… Zaten gezmek ve yeni yerler görmek en sevdiğimiz şeylerden biri. Küçük kaçamaklar bile insanın ruhuna çok iyi geliyor.

Kitap konusunda ise beni en çok gerçek yaşanmış hikâyeler etkiliyor. Gerçek hayatlardan uyarlanmış kitapları okumayı çok seviyorum çünkü insanın içini daha çok dokunuyor. Şu anda da daha önce okuduğum ama tekrar okumaktan keyif aldığım “Çocuk Gibi Büyütülmüş Çocuk” kitabını okuyorum. Bu kitap, çocuklukta yaşanan travmaların bir insanın hayatını ve gelişimini nasıl etkileyebildiğini anlatan gerçek vakalara dayanan çok etkileyici bir kitap. Aynı zamanda sevgi, sabır ve doğru yaklaşımın bir çocuğun hayatında ne kadar büyük değişimler yaratabileceğini de gösteriyor. O yüzden okurken hem düşündüren hem de insanı çok etkileyen bir kitap diyebilirim.

Beni en çok etkileyen üç film desem, sanırım insanın hayat mücadelesini ve gerçek duyguları anlatan filmler olurdu.

İlki Desert Flower (Çöl Çiçeği). Gerçek bir hayat hikâyesi olması beni çok etkilemişti. Tüm zorluklara rağmen kendi yolunu bulmaya çalışan güçlü bir kadının hikâyesi. İzlerken insan hem çok üzülüyor hem de büyük bir güç hissediyor.

İkincisi My Left Foot (Sol Ayağım). Serebral Palsi ile yaşayan bir adamın, sadece sol ayağını kullanarak hayata tutunmasını ve sanatla kendini ifade etmesini anlatıyor. Mücadelesi, azmi ve hayata bakışı gerçekten çok etkileyici.

Üçüncü film ise Wonder (Mucize). Yüzünde farklılıkla doğan bir çocuğun okula başladığında yaşadıklarını ve insanların zamanla empati kurmayı öğrenmesini anlatıyor. İzlerken insanın kalbine dokunan, çok sıcak bir hikâye.

Bu güzel söyleşi için sana çok teşekkür ediyorum. Tufan ile birlikte danslı, neşeli ve bol seyahatli bir ömür diliyorum sizlere.

Dönüştüren Kadınlar Derneği'nin Etkinliğinden, 21.12.2025/ANKARA


ÜNYE KENT GAZETESİ

0 Yorumlar