80’li yıllardaydık. Sokakta arkadaşlarla körebe oynuyoruz. Ahmet, oradan seslendi: “Alamancılar geldiiii!” Hepimiz oyunu bırakıp koştuk, yokuşa park edilen Mercedes’in karşısına. Biz onları seyrederken şoför mahallinden inen, bize kocaman gülümsemesiyle selam veren ailenin babası, tıka basa dolu bagajı boşaltmaya başladı. Uzun yolun yorgunluğu omuzlarına çökmüş ama yüzüne “memleket”te olmanın huzuru yayılmış olan anne, arka kapıyı açıp çocukları bir bir indirmeye başlayınca biz de şaşkınlıkla arka koltuktan inen, üçü kız, biri oğlan, farklı yaşlardaki çocukları, sanki TRT’de Pazar sineması seyreder gibi izliyorduk.

Mahir Ünal Eriş’in “Tatil Kitabı” romanını okurken gözümde bu sahne canlandı. Romanın kahramanı Münevver, gurbetçi bir ailenin 7-8 yaşlarındaki en küçük çocuğu. Anne ve babasıyla memlekete yaz tatili için geldiğini sanırken anne ve babasının onu bırakıp Almanya’ya dönmesiyle kendini çok farklı, yepyeni bir dünyada, bir başına bulur. Koca Hala’ya emanet edilen Münevver’in mahalle çocuklarıyla kaynaşması, Koca Hala’nın oğlu İbo’ya hayranlığı, İbo’nun 80’li yılların sağ-sol kavgasının içindeki mücadelesi, askerî darbe ve mahallelinin, dolayısıyla ülkenin başına gelenler anlatılıyor romanda. O yıllar benim de çocukluğuma denk geldiği için romanı çok keyifle ve merakla okudum.

30 Ekim 1961’de Türkiye ile Batı Almanya arasında imzalanan Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması ile ülkemizden, “misafir işçi” kapsamında, Anadolu’nun dört bir yanından binlerce insan çalışmak üzere Almanya’ya gitti. Onların birkaç yıl çalışıp para biriktirdikten sonra Türkiye’ye dönecekleri varsayılıyordu. Ancak 1970’lerden itibaren eşlerini ve çocuklarını da yanlarına almalarıyla Almanya’da kalıcı bir Türk topluluğu oluştu. Yaz tatillerinde Türkiye’ye geldiklerinde çocuklarının Türkçe-Almanca karışımı bir dil konuşmaları, giyim kuşamlarındaki farklılıklar ve Almanya’daki yaşamı imrendirici bir dille ve gururla anlatmaları, belki de halk arasında “Alamancı” olarak anılmalarına yol açtı.

Ahmet’in “Alamancı” dediği ailenin babası, bagajdan çıkardığı rengârenk bir poşetin içinden bir avuç çikolata çıkarıp, “Çocuklar, yaklaşın. Bunlar size.” dediğinde önce çekinip durakladık. Israr edince etrafını sardık Ertuğrul Amca’nın. Alı al, moru mor yüzüyle dört çocukla ilgilenen hanımının ona biraz da sinirli bir sesle seslenmesi üzerine Ertuğrul Amca’nın ismini öğrenmiş olduk. Ertesi gün çocuklar sokağa indiklerinde biz onlarla oynamak yerine sorular sorarak Almanya’nın nasıl bir yer olduğunu öğrenme gayretine girmiştik. Leyla’nın, “Almanya’da bozulan televizyonları tamir etmek için uğraşmıyorlar. Çöpün yanına bırakıyorlar. Babam bizim renkli televizyonumuzu oradan alıp tamir etti. Hem oradaki televizyonlar hep renkli. Buradaki gibi siyah-beyaz değil.” diye anlatmasını bugün bile hiç unutmam.

O gün bizim için Almanya, renkli televizyonların çöpe atıldığı, çikolataların poşetlerden çıktığı, bambaşka bir dünyaydı. Belki de gurbetçilerin her yaz beraberlerinde getirdikleri en büyük şey, bizim çocuk dünyamıza açtıkları bu küçük pencerelerdi.

0 Yorumlar